FOTOĞRAFLAR

VİDEOLAR

NE DEDİLER

KADRO


peer gynt







  

 ana sayfa | oyunbaz | oyunlar | yazılar | basından | yorumlarınız | iletişim | linkler








PEER GYNT
Henrik İbsen





PEER: Bir tek şey soracağım. Ne demek bu "kendin olmak"?
DÖKMECİ: Ne komik çıktı senin ağzından bu soru.
PEER: Hadi uzatma, sen bana cevap ver.
DÖKMECİ: Kendin olmak demek kendini imha etmek demektir. Anladın mı? Anlamadın.






Oyun, iki perde, bir ömür...

"Kendi olma takıntısıyla donanmış, kendini gerçekleştirmek için gerek duyduğu her şeyi sadece 'kendi'nde arayan bir insanın son nefesinde hayatı bir 'tiyatro oyunu' gibi gözlerinin önünden geçseydi... seyredeceği şey ne olurdu acaba?".

İşte, Oyunbaz'ın Peer Gynt yorumunda cevabı araştırılan soru.

Ne demek bu "kendin olmak"?

Henrik İbsen 1867'de -19. yüzyılın en büyük oyunlarından biri kabul edilen- Peer Gynt'ü yazdı. Hegel tarafından yayımlanan yapıt büyük yankı uyandırdı. Oportünist kahramanı Peer ile bu oyun, gerçekleri 'ne pahasına olursa olsun' görmezden gelerek tüm sevdiklerinin -ve sonunda kendisinin- yıkımına sebep olan bir adamın -düş ile gerçek arasında mekik dokuyan- dramıydı. İbsen, küçük burjuva fırsatçılığından nefret ettiğini bu oyununda keskin çizgilerle gösteriyordu.

İnsanlık için büyük bir değişim çağına tanıklık eden yazar, o sıralarda felsefesinin etkisi altında bulunduğu Kierkegaard'ın 'hep ya da hiç' formülünün ışığında halkı uyandırmak, ondaki gizli şahsiyeti ortaya çıkarmak gibi bir amaç gütmekteydi. Kierkegaard'ın ortaya koyduğu üç aşama (ilk aşama: estetik evre; ikinci aşama: toplumcu evre; üst aşama: dinsel evre) ile ilgili düşünceleri, Peer Gynt'de tanık olduğumuz "kendi olmak" tartışmasında kendini yoğun olarak gösterir.

Kierkegaard'a göre bir insanın kendisi olabilmesi için hazlarından, tutkularından, hırslarından, benmerkezciliğinden ve tüm bunları denetleyen her türlü mekanizmadan sıyrılıp en üst aşama olan dinsel evre'ye erişmesi gerekir. Başka bir deyişle "kendi olmak; nefsini, kendi 'ben'ini yok etmektir". İnsan ancak bu mertebeye ulaştığında kendini oluşturabilir ve bir 'hiç' olmaktan kurtulabilir.

Yakın çağımızın -son zamanlarda hayaletinin ortalıkta dolaştığı söylenen Karl Marx gibi- büyük düşünürleri ise "kendi olmak" kavramını Kierkegaard'ın dinsel evresinin ötesinde bir yerde tarif eder. Onlara göre "kendi olmak"; entelektüel anlamda özgürleşmek, hayatımızın her alanında -ama her alanında- yarattığımız ya da maruz kaldığımız tahakkümlerin, yaptırımların, dayatmaların farkına varmak, bu tahakkümlere (veya: tahakkümlerimize) karşı direnç geliştirmek ve bu farkındalığı kollektive taşımak (diğerlerinin de farkına varmasını sağlamak için uğraşmak), tüm bunları yaparken de "gerçekten insanca yaşamak için ne yapmak gerekir?" sorusunu her daim kendimize sormak demektir.

Yine bu düşünürlere göre bütün bu entelektüel özgürleşmeyi zamana (özellikle bu gün için: daha fazla zamana) sahip olarak gerçekleştirebiliriz ancak. Öyle ya... Gencecik yaşlarda, hayattaki en itici gücümüzü -a veya b şirketinin sanal olarak kurguladığı bir hiyerarşideki sözde- 'basamakları tırmanmak' olarak tanımlayarak kendimiz olmanın anlamını kavrayabilir miyiz? Sonsuz bir koşuşturma içindeyken, anlara sıkışmış insanlık detaylarını yakalayıp değerlendirebilir miyiz?

Bugün, insanoğlunun 19. yüzyıldaki inanılmaz atılımına, değişimine ve çağımızda bu değişime ayak uydururken dönüştüğü silik fotoğrafına şaşkınlık ve üzüntüyle bakmaktayız. Çünkü tüm bu 'modern' dünya resminin fonunu muazzam bir 'insanlık tarihi festivali' süsleyebilecekken manzara çok farklı: kan, savaş, acı, sömürü... Kısacası, insanca yaşamanın en uzağında duran ne varsa, hepsi. Bizlere de -aslında çok yabancısı olduğumuz bu yapıda- bir takım sanal hayatlar kurgulayıp durumu meşru ve kabul edilebilir kılmak için "iyileştirme" dilekleriyle kendimizi ve çevremizdekileri avutmak kalıyor.

Hayır.

İnsana şah damarından daha yakın olan şey, onun bir 'insan' olduğu gerçeğidir. Ve bu gerçek, bir başka insanın acılarından etkilenmeme olasılığımızı her koşulda ortadan kaldırması gereken yegâne dayanağımızdır. Her ne kadar bunu görmezden gelmeye çalışarak aksini iddia etsek de bankadaki paramızı, arabamızı, evimizdeki CD çaları, yediğimiz tatlıyı bir başka insandan -utanç verici bir şekilde- daha çok seviyoruz. İşte, bizi insan gibi yaşamaktan alıkoyan şey de tam olarak bu.

Çelişkilerimiz göze görünür büyüklüğe eriştiğinde ise -kim bilir, belki de rahatlamak için- "tüm bunların sebebi: sistem" diyoruz. Oysa biliyoruz ki sistemin sebebi de biziz. Bu sistemde birer 'nesne' olduğumuz kadar 'özne'yiz de. Biz, bu çelişkiler yumağının ressamı olan sistemi üretiyoruz, sistem de bizi. Bir gün bu gerçeği görmeyi ve bununla savaşmayı başarabilirsek -evet; daha güvensiz, daha kaygılı, daha boşlukta hissedeceğimizi ama- daha insanca yaşayacağımızı biliyoruz.

Gerçekten 'insan gibi yaşamak' da bu olsa gerek.





Henrik Johan İbsen

20 Mart 1828 doğumlu sakin, nazik, az konuşan, mücadeleci fakat gürültüden adeta tiksinen adam, hayatının dönüm noktası sayılabilecek iki oyun yazdı art arda. Bunlardan ilki Brand'dı. Oyunun aynı adlı anti-kahramanı "ya hep ya hiç" diyordu. 'Kendini gerçekleştirmek' istiyor, bunu başarmanın yollarını arıyordu. Kendini vakfettiği Tanrı yolunda her şeyini feda etmeye hazırdı. Etti de. Sonunda çığ altında kalarak can verdiğinde ne annesi vardı yanında, ne çocuğu ne de sevdiği kadın. Bir küçük yalnız adamdı. Yaşamı, koca bir başarısızlık öyküsüydü.

İkinci oyun Peer Gynt'tü. Yine oyunla aynı adı taşıyan anti-kahramanımız bu kez 20 yaşında gencecik bir çocuktu. O da 'kendini gerçekleştirmek' peşindeydi ama bunu nasıl yapacağını bilemiyordu. Bu konuda oturup düşündüğü de söylenemezdi. O sadece 'istiyor'du. Kabul görmek, iyi vakit geçirmek, beğenilmek, sözünü dinletmek, hükmetmek, yön vermek, inanılmak, sevilmek, arzulanmak, iyi yaşamak istiyordu. 'Kral' olmak istiyordu. 'Olmak' istiyor, olduğunu düşünüyor, yanıldığını anlıyor, bir daha deniyor, bir daha kaybediyordu. Gerçekleri sevmiyor, kendi gerçeğini yaratıyor, bu gerçekten hoşlanıyor ve bununla mutlu oluyordu. Böyle böyle koca bir ömrü tamamladı. Memleketini, okyanusları, Yeni Dünya'yı ve Sahra'yı arşınladı. Sonunda kır saçlı zavallı bir ihtiyar olarak yine başladığı noktaya döndüğünde tüm yaşamının koca bir hiç olduğunu fark etti. Daima iddia ettiğinin aksine, hiçbir zaman 'kendi olamamış'; hep 'kendinden memnun olmuş'tu. Silik bir para kadar ne idiği belirsiz ve defolu bir düğme kadar işe yaramaz olduğu gerçeği ile yüzleştiğinde son soluğunu çekmek üzereydi hayattan. Yaşamı, koca bir başarısızlık öyküsüydü.

İbsen, Kant felsefesi ile genel olarak Alman felsefesini iyi incelemişti. Kierkegaard'ın 'hep ya da hiç' formülü ve ortaya koyduğu üç aşama üzerine uzun süre düşünmüştü. Brand ve Peer Gynt'ün felsefi zeminini bu düşünceler oluşturur. Yine bu oyunlarında İbsen romantizmden ayrılarak çağının burjuva toplumunu evrensel bir gözle eleştirir.

İşin aslı, İbsen, küçük burjuva oportünizminden daima nefret etmiştir. Burjuva demokrasisinin çağdaş biçimlerine karşı çıkarak burjuva toplumunun dış görünüşü ile özü arasındaki karşıtlığı doğrudan doğruya ortaya koyan; toplumsal ikiyüzlülük, sahte toplum yaşamı ve birey özgürlüğü gibi konuları ele alan, hem anlık psikolojik etkilenmelere hem de felsefi genellemelere yanıt verici çok işlevli ve çok amaçlı bir diyalog düzeniyle kurulu toplumsal-sorunsal-gerçekçi oyunlar yazmıştır. 'İnsanın kentsoylu dünyasıyla içindeki bireyliğini gerçekleştirme isteği arasındaki gerilim'e dikkat çektiği bu oyunlarıyla 'çözümleyici oyun tipi'ni yaratmıştır. Bu oyun tipinde yer alan geri dönüşsel serim tekniği, iyi kurulmuş diyaloglar ve güçlü bileşim, kendisinin eleştirel gerçekçi yönteminin canlı öğelerini oluşturur. Siyasi ideolojilerin tamamına karşı çıkıp her türlü iradeyi eleştirerek sadece bireyin gerçekliklerini göz önünde bulundurmuştur. Geç dönem oyunları da çağın moda burjuva edebiyatından bütünüyle ayrılır, çünkü bu oyunlarında Nietzsche'nin "üstün insan" kavramına yakın kahramanları acımasızca yargılar.

Tüm bunlara karşın, her ne kadar kapitalist burjuva dünyasının parçalanışını öngörerek eleştirmişse de ne yazık ki bir çıkış önerememiş, bir çözüm ortaya koyamamıştır. Çünkü kendi sanatsal yaşamını bu dünyanın gerisindeki hayal dünyasında bulmuş ve içinde bulunduğu gerçeğin yönelişini sezmekte güçlük çekmiştir. O, modern öncesi dönemden modern döneme geçiş sürecini yaşamış, pek çok edebiyat kuramcısı ve eleştirmen tarafından 'modernizmin babası' kabul edilmiş; önce bir anarşist, ütopist; sonra hayal kırıklığına uğrayan bir asi; inatçı, mücadeleci bir idealisttir. Realizmin bu günlere ulaşmasını sağlayan güçlü temelleri atmış bir sembolisttir.

Gerçekçi veya değil, kendisinden sonraki hemen hemen tüm yazarları, kendisinin, tiyatronun "bir sezgi pınarı, tartışma kaynağı, düşünce aktarıcısı, eğlenceden öte bir şey" olduğu inancıyla hem yaptığı sert toplumsal eleştiriler açısından hem de kendi geliştirdiği oyun tekniğine tam egemenliği açısından, büyük ölçüde etkilemiştir. Çehov tarafından "en beğendiğim yazar" sözleriyle değerlendirilirken Shaw, kendisiyle ilgili bir inceleme kitabı kaleme almıştır.

Oyunları, geçmişle bağların kopmasına örnek ve yeni yollar arayan sanatçılar için bir başlangıç noktası olarak gösterilen nazik adam, 23 Mayıs 1906'da hayata gözlerini yumar. Yaşamı, soluksuz bir mücadele ve koca bir başarı öyküsüdür.