MARTI

KİTAPÇIK

FOTOĞRAFLAR

VİDEOLAR

DRAMATURJİ NOTLARI

ne dediler







  

 ana sayfa | oyunbaz | oyunlar | yazılar | basından | yorumlarınız | iletişim | linkler







Ataol Behramoğlu - şair, yazar, çevirmen, öğretim üyesi

“Oyunbaz” topluluğundan Çehov’un Martı’sını hayranlıkla izlemiştim…,, Diyebilirim ki sadece bizim sahnelerimizde değil başta Rusya olmak üzere başka ülkelerin profesyonel sahnelerinde izlediğim Çehov uyarlamalarının en unutulmazıydı…

Tuncer Cücenoğlu - yazar, öğretim üyesi, çevirmen

Ülkemizde Çehov'un doğru sahnelendiğinin göstergesidir bu uygulama. Tüm Çehov severler görmeli bu uygulamayı...


Nazım Uğur Özüaydın - haliç üniversitesi tiyatro bölümü araştırma görevlisi

OYUNBAZ tiyatro topluluğunun, İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü'nde sahnelediği, Anton Çehov'un Martı adlı oyununu izledim. Yönetmenliğini Abdullah Cabaluz'un yaptığı oyun, modern tiyatro edebiyatının kurucusu olarak kabul edilen Anton Çehov'un, dünyada birbirinden farklı ve özgün yorumlarla en çok sahnelenen başyapıtlarından biri. Tiyatroyu seven, tiyatroyla ilgilenen herkesin izlemesini öneririm, hatta daha önemlisi, tiyatroyla pek ilgisi olmayan, tiyatroyla tanışma, onu sevme fırsatı bulamamış, ya da izlediği bir iki oyun yüzünden tiyatrodan soğumuş olan herkesin... Tiyatro nedir, neden sevilir ve uygarlığın başlangıcından beri devam ede gelmiştir, bunu daha iyi hissetmek için. İyi bir estetik beğeniye sahip bir sanatsever, bir sanat alılmayıcısı olma yolundaki ilk adımı atmak için... Tiyatrocuysanız, tiyatroyla ilgili tüm bildiklerinizi, düşüncelerinizi, teorilerinizi yeniden gözden geçirmek için...

Ülkemizde tiyatronun anlamsızca ve hala yanılsama yaratma eğilimli naturalist biçimi kullanarak, sinemaya benzeme, sinemayla baş edilmesi mümkün olmayan bir mücadele, bir yarış içine girme çabası, tiyatronun gitgide seyirci kaybetmesinden başka bir sonuç vermemektedir. Naturalist biçimi mükemmel bir şekilde kullanan ve bunun için gerekli tüm olanaklara sahip bir sanat dalı olan sinemaya benzemeye çalışmak yerine, tiyatroya özgü olanı, "teatral" olanı bulmak, tiyatronun başka hiçbir sanat formuna dönüştürülemeyecek, başka hiçbir dile tercüme edilemeyecek olan anlatım biçimini yakalamak, ve seyirciye tiyatrodan başka hiçbir sanat dalının veremeyeceği o tadı, o estetiği sunmaktır amaçlanması gereken.

Yani, oyunda Treplev'in dediği gibi:

"Yeni biçimlere gereksinim var. Yeni biçimler bulunamıyorsa eğer, hiçbir şey olmasın daha iyi."

Treplev gerçekleştiremese de, Oyunbaz ekibinin ve yönetmen Abdullah Cabaluz'un, Treplev'in bu sanat felsefesini başarıyla gerçekleştirdiğini, tiyatroya özgü olmayan her şeyi yapıdan çıkararak salt teatral bir yapı kurduğunu görüyoruz. Seyircinin damağında bırakılan bu tat, onun bir kış akşamı, evde dizi ya da film seyretmek varken dışarıya çıkmasını, karda çamurda belki de toplu taşıma araçlarıyla ta bilmem nerelere gelmesini, saat kaçlarda eve dönmesini gerektiren "tiyatroya gitme" eylemini haklılaştırarak, "İyi ki geldik, değdi," demesini, hatta benim gibi, arkadaşlarıma, öğrencilerime de anlatayım, bir daha gelelim, diye coşku ve heyecanla oyuna bir daha, bir daha gelmesini sağlıyor. Bir alışveriş merkezine gidip, orada yenecek yemekten, içilecek kahveden ve izlenecek bir sinema filminden alınan tadı katlıyor sözünü ettiğim bu teatral tat. Hala 19. Yüzyıl tiyatro estetiğinin çoğunlukla hüküm sürdüğü ülkemiz tiyatrosunda, nadir bulunan, nadir olduğu için de değeri seyirci için bu kadar artan çağdaş tiyatro tadı.

Özellikle 20. Yüzyıl tiyatrosunda kullanılan biçimlerden "grotesk"i (makyajda), "minimalizm" ve "stilizasyon"u (dekorda) "yabancılaştırma efekti"ni ve "epik biçim"i ve "göstergebilim"i (rejide), oyunculuktaki soyut realizmle birleştirerek ortaya, tüm anları, yorumu, dramaturgisi haklılaştırılmış, tüm aksiyon ve sözleri gerekçelendirilmiş, sanatın hayat olmadığını, onun üstünde, ondan daha yoğun, daha güzel, daha etkileyici, daha önemli olduğunun; tiyatronun hayatın aynası değil belki prizması olduğunun; "canlandırarak anlatma" olarak tanımlanabilecek olan tiyatro sanatının, sahnede yaşananları seyirciye gerçekmiş yanılsaması yaratarak yutturmaya, onu kandırmaya çalışmak yerine, kullanılan tüm biçimsel seçimlerle ona bir tiyatro seyrettiğinin vurgulandığı bir oyun çıkmış ortaya Oyunbaz'ın Martı'sında.

Wittgenstein, sanat üretme eyleminin temeli olan tasarımı şöyle ifade eder:

"Tasarım, gerçekliğin bir taslağıdır. ... Tasarım gerçeklik ile öyle bağlıdır; ona dek uzanır. Bir cetvel gibi gerçekliğin yanına konmuştur. Üzerindeki bölümlenme çizgilerinin ancak en uç noktaları ölçülecek nesneye dokunur."

Demek ki sanat, hayat değildir, hayata "dokunan," onu "temsil eden", tüm göstergeleriyle hayata gönderme yapan, temeli ve kaynağı hayat olan bir estetik olgudur. Sanat eseri, bir doğa manzarası karşısında duran birini, bu manzaranın kendisine veya fotoğrafına değil, yapılmış resmine bakmaya yönelten güzelliğe, çekiciliğe, anlamlılığa ve etkileyiciliğe sahip olan yapıttır. Ressam resmiyle, yazar da betimlemesiyle, hayalimizde o manzarayı gerçeğinden daha mükemmel kılar. Gerçekçilik yanılsaması yaratmayı bırakıp, "sanat" yapmak için kolları sıvayan tasarımcı yönetmen Sayın Cabaluz'u ve tüm ekibi tebrik ederim.


Nagihan Gürkan timis oyuncusu

Süren olaylara "dur" demek mümkün olamadığı gibi -bizim hissiyatımızdaki insanlar için-, dışımızda olan olayları "dünya'nın çirkinliğini" kabul etmek de pek kolay olmuyor. Daha doğrusu biz böyle olduğunu söylüyoruz, dış dünyayı sürekli redediyoruz. Reddediyoruz ki vicdanımız biraz daha rahat olsun. Aslında bu rahatlık oyle bir kütle ki ; tamamen bizim "rahatsızlıklarımızdan" doğuyor. Rahatsız oldukça birşey yapmak isteklerimizi bir kenara bırakıyoruz. Hayata onu eleştirerek ve yanlışlıkları görüp şikayet ederek tutunuyoruz. Yani "insanlar, toplumlar, acılar" ile başlayan bütün cümlelerimizin merkezinde biz varız.Yaşamak için bu kötülükleri -yanlışlıkları- sebep olarak alıyoruz. Ve hep diyoruz ki -aslında bunu sözlü söylemiyoruz ama her an kafamızda duruyor- "mümkün değil artık ben değiştiremem! Ama yanlış olduğunu bile bile de dahil olamam". "Bile bile dahil olamam ki" dediğimiz yerdir bizim durağımız. İşte o durakta uzunca bir süre bekliyoruz ama amacımız gitmek değil, eğer bir gün çok gerekli olursa -yani hepsini tüketirsek- belki harekete geçebiliriz o da bir sonraki durağa kadar, daha ileri değil... Biz duyduğumuz rahatsızlıkların, bu kötü dünyayı reddedişlerimizin arkasında duruyoruz, çünkü o kalkanımızı kaldırdığımızda yüzyüze kalacağımız dünyayı tanımıyoruz bile... E bu da korkmamıza yetiyor.

"Birilerinden kaçarken yalnızlaşmak değil çoğalmak aslında" cümlesiyle kendimizi yalnızlaştırıyoruz. Bizler "iyi çocuklar" olarak ders çalışıp üniversiteler kazanıp, ailemizi gururlandırarak buraya kadar geldik... Ne kadar reddetmeye çalışsak da "kötü çocukları hep yadırgadık, ayıpladık" öyle ya bu yaratılan paranoya halinde sözde diğerleri için ve "güzel bir dünya arzusu"yla cümleler kurarken kendimize en kolay yolları seçerek "sanatlı şikayetlerin" arkasına gizlenip aynı zamanda da isteklerimizi gerçekleştirecek paraları kazanmanın en ılımlı yollarını seçerek durmuyor muyuz?.."Aile" sistemin uydurduğu en güzel yalanlardandır, paranoyaklık durmunu besleyen en güçlü silahtır, biliyoruz... O paranoyaklık artık içimize işlemiş... Yoksa neden hepimiz hayatlarımızı düzenli bir işle bütünleştirdik ki- ve de bu işlerde de tercihlerimizi, "güçlü kişiliklerimizi" ortaya koyduk... Erken çıktığımız işler yarattık çünkü alternatifi üretmek için fazla zamana ihtiyacımız vardı. Ama gerçek şu ki; bu sistemin içinde yaratıldık artık, hem de güzel bir noktada; kısmen isteklerimizi gerçeklemenin hazzıyla... "bu sistem moleküler kaçışlara" izin verirmiş ya verdi gerçekten. Herkes çok mutlu...-değil tabi ki...- ama bu mutsuzluklar da yaratılmış hisler, çünkü mutlu olursak kendimizi hiçbir zaman affetmeyiz... Dahil olmamak için depresif olmaya çabalamak iyi bir yöntem...

Sonra kendimizi bir duvara yaslayıp "acılarımıza" bakıyoruz ama bu kapanışta dış dünyaya tamamen açık bir saldırganlık da taşıyoruz... Bize sorarlarsa uzun sessizliklerde dünyayı kurtarıyoruz -gözlerimiz uzaklara dalmış- gerçek acılar neler ki? Bilmiyoruz.

Tüm hayatı boyunca hep parası olmus -ya da yeterli mi demeli- insanlar nedense kendilerine uğraşacak dertler yaratmakta daha başarılılar haklılar da aslında ne var ki parasızlıktan şikayet etmek kolay... Hem güzel de, aynı zamanda inandırıcı ama bu yoksunluluğu yaşamamış biri ne yapsın yeni dertler buluyor ki; rahatsızlığını eşe dosta tanıtsın! Bunda da bayağı yaratıcı olduklarını söylemek gerek.

İnsanın kendini üstün görmesi nerede başlıyor olmalı ki, kendini yerin dibine soktuğu her anı önemli kılmak için bu kadar çaba sarf ediyor...

İste birileri bize 2 saat boyunca bunlardan bahsediyor... Hem de nasılsa bunu bizimle sohbet ederek yapıyorlar sanki, oysa oyun başta yapısı gereği daha uzakta duracakmış gibi görünse de...


Yurdaer Okur devlet tiyatrosu oyuncusu

... En son Tiyatro Oyunbaz'ın Martı oyununu izledim. Ben amatörlerin tiyatro oyunlarını izlemekten son derece keyif alıyorum. Orada bizde olmayan başka bir ruh var. O ruhun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Amatör ruhun, onlardaki pırıltının özellikle bir sürü oyuncuya ders verici nitelikte olduğunu düşünüyorum. Çok büyük bir emek var orda. Bizim unuttuğumuz bilinçaltımıza attığımız bir şey var. Biz profesyonel olduğumuz için biraz da meslek olarak bakıyoruz bu işe. O heyecanı, o amatör ruhu kaybetmememiz gerektiğini onlar bize öğretiyor. O yüzden tüm oyuncu arkadaşlarıma tavsiye ediyorum, amatör tiyatro gruplarının oyunlarını izlesinler. Martı oyununu izledim ve çok başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Yeni yönetmenlerin, genç yönetmenlerin oyunlarını takip etmeye çalışıyorum. Genç yönetmenlere artık daha fazla şans tanınması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bizim artık genç beyinlere ihtiyacımız var. Hem kurum tiyatrolarında (ödenekli tiyatrolarda) hem de özel tiyatrolarda gençlere daha fazla şans tanınmalı...(*)

(*) tiyatrodunyası.com sitesinde yayınlanan söyleşiden alınmıştır.


Nedim Saban yönetmen, oyuncu

Türkiye'de ve dünyada çok güzel Martı prodüksiyonları izlemiş şanslı kişilerden biriyim!

Tiyatro Oyunbaz'ın yorumunu son derece yaratıcı, sıcak ve samimi buldum. Çehov anları sahnede doya doya oynanıyordu. Bir oyunu zenginleştiren en önemli şeyin anları yaşatmak olduğunun bilinciyle, yakaladığım her parlak ana vuruldum ve tiyatro adına umutlandım.

Oyundaki tek sorun, yönetmenin fazla yaratıcı olması!

Sevgili Abdullah, Sanki "Martı" son rejin olacakmış gibi, bazen fazla süslemişsin. Aman son rejin olmasın! Senin gibi yaratıcı yönetmenlere, korkusuz yaratıcılara gereksinimimiz var. Zaman zaman sadelik istediysem de, zekana ve Çehov çözümlemene hayran oldum. Keşke aynı şeyleri oyuncuların yüzlerini boyamadan da yapmayı deneseydin!

Bu arada inanılmaz dinamik ve her rolde tutarlılık sağlayan bir kadrosu var Oyunbaz'ın. Özellikle Arkadina'yı oynayan arkadaşımız, o kadar ışık saçıyor ki, gözlerimi alamadım.

Afişinden dekoruna, program dergisinden ışığına kadar çok özenli bir çalışma. Boş zamanlarınızda bazı eskimiş kurumları da ziyaret ederek, onlara tiyatronun coşkusunu hatırlatmanızda yarar var.

Ortalıkta çok fazla ölü martı dolaşıyor çünkü!


Üstün Akmen tiyatro eleştirmeni, yazar

Sahnedeki her şey böylesine yalınken, oyun nasıl oluyor da yaşam kadar karmaşık, hem yaşamak hem ölüm dolu oluyor... Yepyeni bir dramatik bir gerilim türü bu oluşturdukları...(*)

(*) "Tiyatronun katı kurallarına gençlerin indirdiği şamar: Martı" başlıklı köşe yazısından alınmıştır.



Yasemin Aktaş yazar

Çehov sever herkesin bu oyunu görmesi gerek, hiç Çehov oyunu izlememiş birine de Çehov'u sevdirecek bir oyun olmuş. Gidin görün, eminim beğeneceksiniz... (*)

(*) "Oyunbaz Martı ile karşınızda..." başlıklı köşe yazısından alınmıştır.



Mehmet Esatoğlu

Oyunbaz birbirinden nitelikli oyuncularıyla ülke tiyatrosunda umut veren bir topluluk olarak şimdiden yerini almıştır.... (*)

(*) "Vasıf Öngören'den Oyunbaz'a" başlıklı Vasıf Öngören Ödülü konuşma metninden alınmıştır.